Doğumun ve Ölümün Gölgesinde İnsan

Gerek okul derslerimin başlamasını, gerek dedemin geçtiğimiz hafta bu saatlerde vefat etmesini bahane ederek yayın yapmaya bir süre ara vermiştim. Yayın yapmak zor ve meşakkatli bir uğraş, özellikle tek işiniz bu değilse ve düzenli yayın yapmaya çalışıyorsanız bu zorluk katlanıyor. Klavyenin başına geçip bir şeyler üretmek için yayın yapmaya ayırdığınız zihninizi öncelikle günlük yaşantınızın etkisinden olabildiğince uzak tutmanız gerekiyor. Ben de en başta bunu sağlayamadığım, zihnimi ve motivasyonumu dış etkenlerden koruyamadığım için bir süredir yayın yapamadım. Uzun bir girişten sonra, hazır bahanemi de sunmuşken, bugün ele almak istediğim konuya geçebilirim.

doğum ve ölüm

Asır, ’Çağ’ iki taraflı etkisi olan bir zaman dilimidir. Yani Çağ’ı değiştiren, Çağ’a etki eden insanlar olduğu gibi ondan etkilenen, nasibini alan da insanlardır. Anne rahminden, doğum, çocukluk, gençlik, yaşlılık ve ölüme kadar insanın geçirdiği bütün evreler bulunulan Çağ ile iç içedir. Dolayısıyla zamanın ilerlemesiyle, bilimin ve teknolojinin gelişmesiyle insan evreleri de zamanın getirdiği etkilere, yeniliklere maruz kalır ve o evrelere olan bakış açıları değişikliklere uğrar. Zamanın ve teknolojinin insan evreleri üzerindeki etkilerini her evre için ayrı ayrı incelemek mümkün ancak bugün sadece biri üzerinden devam edeceğim; ölüm.

Bilim ve teknolojinin insan evreleri üzerindeki etkisini incelerken en başta bakılacak yer tıp bilimidir. Tıp insanlık tarihinden beri gelişir. Bu bilimin ürünleri insan ömrünü doğrudan doğruya etkilediği için evrelerin zaman içerisinde değişmesi, daha doğrusu evrelere bakış açısının değişmesi en başta tıbbın gelişimine bağlıdır. Nitekim bebek ölümlerinin ve doğum sırasında enfeksiyon kapma riskinin büyük ölçüde azaltılmış olması hamileliğe ve doğuma olan bakışı değiştirmiştir. Yüksek donanımlı hastaneler ve geçmişe nazaran daha hijyenik yaşam alanları da insanların hayatta kalma oranını artırmıştır. Sonuç olarak tarihsel sürece bakarsak önceleri doğmak zor, ölmek kolay iken zamanla doğmak kolaylaşıyor ve ölmek zorlaşıyor diyebiliriz. 

Ünlü fizikçi Michio Kaku’ya ait olduğunu düşündüğüm, ancak zihnimdekini teyit etmek için araştırdığımda bulamadığım bir söz var; (muhtemelen röportajlarından birinde duydum ve ehemmiyeti anlaşılmadığı için dikkat çekmemiş)

bizler, doğal yollarla ölecek son insan nesliyiz

Ne demek doğal yollarla ölmek?

Geçtiğimiz hafta dedemin cenazesinde daha da idrak ettiğim bir söz bu. Büyük şehirlerde cenaze işlerinin neredeyse tamamını belediye üstlendiği için cenazenin, cenaze kaldırmanın tam olarak ne demek olduğunun anlaşılmadığını düşünüyorum. Özellikle benim gibi şehir içerisinde kısmen bir fanusta büyümüş gençler için ölüm ve cenaze hakkında bilinenler teorik bilgilerden öte değil. Küçük yerleşmelerde ise cenaze işlerinin büyük bir kısmı naaşın yakınlarına yani dedemin yakınları olarak aileme ve dolayısıyla bana kaldığı için ölümün ve definin ne demek olduğunu hissettiğimi söyleyebilirim. Metrobüste, minibüste sırtımıza, omzumuza dokunulunca huysuzlanan insanlar olarak bütün vücudunu gassallara teslim etmek anlaşılmaz geliyor olabilir bize. Bu konuda yazdıklarım biraz abartı gibi gelebilir belki, ancak ferdcilikte, bireycilikte bir hayli yol almış olmamıza rağmen bu yolun henüz başında olmamız yakın gelecekte metrobüs ile morg arasındaki uçurumun zirve yapacağının bir göstergesi. Bunu individüalizme karşı bir eleştiri olarak görebilirsiniz, evet bence ölümü düşünen bir insan rahatlıkla individüal ölünemeyeceğinin farkına varabilir. Şehir hayatı bize birçok şey unutturdu ve ölüm kültürü bunlardan biri. Sanırım birey birey kendimize özel ekranlara baktıkça bu hissizlik ve hissedememe hastalığı büyüyecek. Konuyu daha fazla uzaklaştırmadan şu sonuca bağlayayım:  İnsanın doğduğu, ailesini beslediği ekinlerini ektiği, hayvanlarını otlattığı topraklara ömrünü geçirdiği insanlarca atalarının yanına gömülmesinin bir nimet olduğunu düşünüyorum, hatta imrenilecek kadar…

Gelecekte mezarların nasıl olacağına dair projeler geliştirilebilir, belki insanlar cenazeleri kendi gezegenlerine sığdıramaz sadece mezarlık olarak kullanılacak gezegen yerleşkeleri kurulur. Belki insanoğlu o itiş-gücüne ulaştığında biyolojik ölüme cevaplar bulunur. Bilemeyiz.. Ancak şundan eminim ki ölümün bir nimet olduğunu kavrayan ve bunu kalbinde hisseden bir insan o hissi yaşadığı doğal kalbinden vazgeçmez, vazgeçemez. Nasıl zamanında çocuk doğurmak zor iken çocuk yapmaktan vazgeçmediyse ölüm zorlaşınca ölmekten de vazgeçmemelidir! Yanlış anlaşılmasın doğumun ve ölümün kaçınılmaz olmasından bahsetmiyorum, doğum ve ölümden kasıt insan nazarındaki şartlarının değişmesi ile alakalı.Bicentennial_man_film_poster

Son olarak, yukarıdaki mesele ile alakalı gördüğüm bir film önermek istiyorum. “Bicentennial Man – Robin Williams” film çok fonksiyonlu, yapay zekalı bir ev robotunun (robin williams) zamanla duygular! duyarak aşık olmasını ve sonunda da doğal bir ölüm arzulamasını anlatıyor. Yapay organlara karşı teorik, maddesel bir bakış açısı ile yaklaşılmış, yani yapay bir kalp orijinali gibi duygular hissedebilir şeklide düşünülerek kurgulanmış. Ayrıca yapay zeka ve robot çağı hakkında da bir bakış açısı kazanılabilir.

Murat Atalay

Cevap verin