Uzay Çağı’ndaki İnsan

İnsan kalbini belki de en çok rahatsız eden duygu yolunu kaybetmişlik duygusudur. Tutunulacak bir dal, bir dayanak noktası ararız. Bu öylesine ümitsiz bir haldir ki yaşama sevincimizi yitirir, kurumuş bir yaprak gibi rüzgarın estiği yöne savruluruz. Bu durumu yaşadığımız gezegenin varlığıyla bağdaştırırım. Nitekim Dünya, evrenin merkezine bir taht kurmuş hüküm sürerken, ona bu ünvanı veren insanlık, onu yıldızların heybeti altında ezilmiş bir kaya parçasına çevirdi. Bu noktada sanki biz de -aynı gezegenimiz gibi- büyük kütlelerin çekimine doğru meyleden, önemsiz ve savruk bir tür olduk. Dünya, Güneş’in peşine takılıp galaksiyi turlarken, insanlar da kendi hayatlarına bir güneş seçip onun kütle-çekimine kendilerini teslim ediyor oldu. Ancak biz varoluşumuzdan beri, buraya nereden geldiğini ve buradan nereye gideceğini sorgulayan bir türüz. Bu gezegenin kadim sakinleri olsak da hikayemiz bu gezegenle sınırlı kalmayacaktır. 

Ufuktaki sorunlarımız bir gün bu gezegeni terk etmemiz gerekeceğini zaten bize söylüyor. Küresel ısınma, nükleer savaş tehdidi, toprağın ve suyun zehirlenmesi, tohumların ve hayvanların kısırlaşması, kontrolsüz nüfus artışı… Bütün anılarımızı, atalarımızı geride bırakıp, insanoğlu olarak, kaderimizin bu gezegenin kaderinden ayrılacağının farkına varıyoruz. En azından marjinal bir kısmımız bu gezegenin ötesine erişme kabiliyetine sahip olacak. Kendilerine sürdürülebilir alternatifler sağlayacaklar. Başlarda Asteroid Kuşağı ve Mars sonrasında ise evrenin ilginç köşeleri. Bizler Kardaşev Ölçeği’nde ilerledikçe bugünlerde bilim-kurgu olarak adlandırdığımız senaryolara taş çıkaracağız. Farklı atmosfer basınçlarına, farklı yerçekimlerine, farklı floralara ayak uyduracağız. Ayak uydurmak! Türümüzün en büyük marifeti. Belki başka bir yazının konusu.

Kâşif

Bu gezegenin bilinen hikayesini geride bıraktığımızda -kavimler göçünü, Çin Seddi’ni, Roma İmparatorluğu’nu, Amerika’nın keşfini, İstanbul’u, Piramitleri, Fransız İhtilali’ni- yanımızda taşıyacağımız şeyler ancak bizi biz yapan şeyler olacaktır. Yani vasıflarımız ve huylarımız. Madde üzerindeki hünerimizi gittiğimiz yerlere beraberimizde götüreceğiz. Mizah anlayışımızı ve oyunlarımızı taşıyacağız. Dünya üzerindeki lezzetlerimiz değil belki de ama “lezzet arayışımız” bizimle gelecek. Eğer o zaman geldiğinde hala açgözlü ve mülk düşkünü isek kavgalar, savaşlar orada da olacak. Kısacası giyim-kuşam anlayışımızdan konuşma tarzımıza pek çok unsur o güne kadar nasıl evrilirse öyle gidecek. Dolayısıyla gelecekte kendimize nasıl bir medeniyet yakıştırıyorsak bunun inşasına şimdiden başlamalıyız. İnsanoğlu Cesur Yeni Dünya’dan mı, yoksa Beyaz Zambaklar Ülkesi’nden mi göç edeceğini seçmeli.

Evrensel Bir Medeniyet

Teknik ve teknolojik bakımdan dünya dışı yaşama hazır olmamız insanlığı tek başına dünya dışı bir medeniyet yapmayacaktır. Nasıl gemilerimize uzay boşluğunda hareket edebilecek kabiliyeti kazandırıyorsak, birey ve toplum olarak da bazı ruhsal ve etik değerlere sahip olmalıyız. Aksi halde türümüzün gelecekte evrileceği haller bizi hiç şaşırtmayacaktır! Necromonger tarzı “öldürdüğün senindir” anlayışıyla evrende korsanlık yapan, istilacı bir tür olabiliriz. Ya da orada rastlayacağımız türlere katkı sağlayan, sorun çözen, bilge, dostcanlısı ve erdemli bir tür olup evrenin sırlarını çok daha hızlı çözebilir, bugün Dünya üzerinde kurduğumuz demokratik ve barışçıl toplumu evrenin tamamı üzerinde hayal edebiliriz. İnsanoğlu bedel ödeyerek öğrenen bir türdür. Ancak belki de bazı bilgilerin bedeli çok önceleri ödenmiştir. Bu ise evrensel bir medeniyete giden yolda öğrenmemiz gerekenleri arayarak bulabileceğimiz ihtimalini doğurur. Hoş, geçmişten ders alabilmek de başlı başına bir meziyettir. Ancak bu niyetle aramaya koyulabilmemiz bu meziyete sahip olduğumuzun göstergesidir. 

İnsanın gözlerine serilecek manzaralar

İyi bir silah geliştirmek, o silahı kullanacak iyi bir silahşör yetiştirmekten sonra gelmelidir. Bilim ve teknikteki ilerlemenin önüne bu bilgiyi taşıyacak, hakkını verecek kitleyi yetiştirmezsek ne eriştiğimiz nokta bizi tatmin edecek, ne de teknolojik gelişmelerin sürdürülebilirliği sağlanacaktır. Buradaki vurgu “insan yetiştirmenin önemi”, bilimsel gelişmeleri yavaşlatmalıyız anlamı çıkmamalı. Sürdürülebilir ve maliyetsiz enerji, 3B yazıcılar, üst düzey zırh teknolojileri, çok yapay zeka, optikler, verimli tarımsal teknikler, atomaltı fizik v.b alanlar parlak bir gelecek çizse de bugüne kadar bilimin, insanın eline verdiği aletler zarardan çok fayda getirmiştir diyebilir miyiz? Sizce bunun sebebi insan yetiştirmeyle, genç nesili donanımlı hale getirmeyle hiç ilgilenmememiz olabilir mi? Bu sorular bilim ve teknolojinin çizdiği parlak gelecek ile kapkaranlık bir distopyanın arasındaki ince çizgiye açılıyor. Teknoloji mevcut halini ne kadar ileri götürürse götürsün kendinin sebep olacağı felaket senaryolarından kurtulamıyor.

İnsanoğlu yeni bir çağın eşiğinde. Uzay Çağı’nın. Bu çağda laboratuarında sabahlayan mühendisler gibi, toplumuna yol gösterecek uzay çağı düşünürlerine ihtiyaç vardır. Bu sayede binler, yüzbinler ümit meşaleleri ile karanlığın hakim olduğu ve olabileceği günlere ışık olacaktır.

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir